İngilizce Acil Yardım Edebiyat Üzerine Genel

SİZİN GÖNDERDİKLERİNİZ

 Maruf Öztoprak
 Vaveyla-i Firak

 Yazıları / Şiirleri

  Mustafa Acar
  Hayata Dair

  Yazıları / Şiirleri

  Mustad'af
  Aykırı Düşünceler

  Şiirleri

  Sadık Albayrak
  Gelişim Durağı

  Kişisel Gelişim Yazıları

  Umut Çetinkaya

  Şiirleri


  Eyüp Sabri

  Yazıları


  Mehmet Kütükçüoğlu
  Toza Sor

  Şiirleri

  Caner Ertan
  Dardır Cennetin Sokakları

  Şiirleri



File: ORHAN KEMAL-3
Description:
Author:
Date: 2008-02-11 23:30
Comments: (0)
Ratings:
Untitled Document

ORHAN KEMAL

Orhan Kemal, asıl adı MEHMET RAŞİT ÖĞÜTÇÜ, (Doğum: 15 Eylül 1914, Ceyhan - Ölüm: 2 Haziran 1970, Sofya,) toplumsal, gerçekçi sanatın yetkin temsilcilerinden öykü ve roman yazarı. Geniş halk kitlelerinin günlük yaşamından seçtiği konuları gerçekçi bir anlatımla işlemiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Birinci Dönem Kastamonu milletvekilliği, ayrıca bir ara adliye vekilliği yapan Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey'in oğluydu. Babasının 1930'da Adana'da kurduğu Ahali Cumhuriyet Fırkası'nın hükümetçe kapatılması üzerine ortaokul son sınıftayken ailesiyle birlikte Suriye'ye gitmek zorunda kaldı. Suriye ve Lübnan'da bir yıl kadar kaldıktan sonra Adana'ya döndü (1932). Çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, kâtiplik, ambar memurluğu gibi işlerde çalıştı. İlk şiirlerini yazdığı askerliği sırasında (1938) "yabancı rejimler lehinde propaganda yaptığı" gerekçesiyle yargılandı ve beş yıl hapse mahkûm oldu (1939). Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. Bursa Cezaevi'nde Nâzım Hikmet ile tanışması yaşamında ve sanatında dönüm noktası oldu. Cezaevinden çıktıktan sonra (1943) Adana'ya dönerek çeşitli işlerde çalıştı. 1950'de ailesiyle birlikte İstanbul'a gitti. Burada geçimini yalnızca yazarlıkla sağlamaya çaba gösterdi. İstanbul'da bir lokantada yasalara aykırı siyasal propaganda yaptığı savıyla hakkında dava açıldı. Ama yargılama sonucunda aklandı (1966). Yaşamının son döneminde hasta olduğu bir sırada Bulgaristan Yazarlar Birliği'nin çağrılısı olarak Sofya'ya gitti (1970). Orada tedavi edildiği hastanede öldü. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı'na gömüldü.

Hece ölçüsüyle Kayseri'den yazıp gönderdiği ilk şiiri "Duvarlar" İstanbul'da yayımlanan Yedigün dergisinde Reşat Kemal imzasıyla çıktı (25 Nisan 1939). Daha sonra Raşit Kemali adıyla yazdığı şiirleri Yedigün ve Yeni Mecmua'da yayımladı (1939 - 40). Hapishane yaşamının ilk döneminin ürünleri olan şiirleriyse Yeni Ses ve Yeni Mecmua da çıktı (1940 - 41). İlk romanı Babaevi'nin bir bölümünü oluşturan "Balık" aylık Yeni Edebiyat dergisinde yayımlandı (1940). Bundan sonra çalışmalarını şiirin yanı sıra öykü üzerinde yoğunlaştırdı. Orhan Kemal adını ilk kez Yürüyüş dergisinde çıkan şiir ve öykülerinde kullandı (1942). Öyküleri Varlık, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Yeditepe başta olmak üzere, dönemin önemli dergilerinde yayımlandı. Ayrıca gazetelerde tefrika edilen romanlar ve film senaryoları yazdı. Geçimini sağlamak çabası içinde çeşitli alanlarda çok sayıda ürün verdi. 72. Koğuş (1954, 1985), sinemaya da uyarlanan Murtaza (1952, 1986), Eskici ve Oğulları (1962; yb 1970, 1982, Eskici Dükkânı adıyla), Kardeş Payı (1957), adlı yapıtları tiyatroya uyarlandı. Doğrudan oyun olarak yazdığı tek yapıtı olan İspinozlar (1964) önce 1965'te oynandı, daha sonra da Yalova Kaymakamı adıyla sahnelendi.

Orhan Kemal, öykülerinde ve romanlarında günlük yaşamın değişik yönlerini işledi. Kahramanlarını ise genellikle ezik, sömürülen, yoksul insanların arasından seçti. Bu insanların yaşamını, sorunlarını, iç dünyalarını yansıtırken kinsiz, herkese karşı sevecen, umutlu bir yaklaşımı benimsedi. Babaevi'nde (1949 - 1983) çocukluk yıllarını, Avare yıllarda ise (1950 - 1983) gençliğini anlattı. Otobiyografik özellikler taşıyan bu romanlarında çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği işçi çevreleriyle göçmen mahallelerindeki insanları doğal yaşamları içinde gerçekçi, yalın bir dille betimledi. Yapıtlarının hemen hepsinde toplumsal yapıdaki çelişkiler ustaca gösterdi.

Sanayileşmenin, kırsal kesimden kentlere göç olayının, işçi - işveren ilişkilerinin ve geçim kavgalarının yol açtığı sorunları güçlü gözlem gücüyle ve özgün, yalın anlatımıyla ortaya koydu. Hızlı bir devinimin görüldüğü ve konuşmaların büyük bir ağırlık taşıdığı yapıtlarında önceleri şive özelliklerine de geniş biçimde yer verdi sanatının olgunluk döneminde daha çok Adana yöresindeki toprak ve fabrika işçilerinin yaşamlarını ele aldı. Bu döneminin yapıtlarından olan Bereketli Topraklar Üzerinde (1954 - 1982) Vukuat Var (1958 - 1981), Hanımın Çiftliği (1961 - 1983), Kaçak (1970 - 1982) ve Kanlı Topraklar'da (1963 - 1985) Çukurova'nın ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişimin yöre halkı üzerindeki etkisini işledi.

Orhan Kemal Kardeş Payı (1957) ile 1958'de kazandığı Sait Faik Hikaye Armağanı'nı, Önce Ekmek (1968 - 1984) ile 1969'da yeniden aldı. Bu yapıtıyla ayrıca 1969 Türk Dili Kurumu Öykü Ödülü'nü de kazandı. 72. Koğuş oyunuyla Ankara Sanatseverler Derneği'nce yılın en iyi oyun yazarı seçildi (1967). Ailesince düzenlenen Orhan Kemal Roman Armağanı 1971'den beri her yıl ölüm yıldönümünde verilmektedir.



DİĞER ÖNEMLİ YAPITLARI:

Öykü: Sarhoşlar (1951 - 1986), Çamaşırcının Kızı (1952 - 1984), Grev (1954 genişletilmiş basım 1968 - 1982). Arka Sokak (1956 - 1975), Babil Kulesi (1957), Dünyada Harp Vardı (1963), Mahalle Kavgası (1963), İşsiz (1966), Küçükler ve Büyükler (1971), Roman Cemile (1952 - 1984), Suçlu (1957 - 1982), Devlet Kuşu (1958 - 1981), Gavurun Kızı (1959), Küçücük (1960), Dünya Evi (1960 - 1982), el Kızı (1960 - 1985), Gurbet Kuşları (1962 - 1982), Sokakların Çocuğu (1963 - 1983), Bir Filiz Vardı (1965 - 1982), Müfettişler Müfettişi (1966 - 1982), Yalancı Dünya (1966 - 1982), Evlerden Biri (1966 - 1983), Arkadaş Islıkları (1968 - 1981), Sokaklardan Bir Kız (1968 - 1985), Kötü Yol (1969 - 1985),

İnceleme: Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar (1963),

Anı: Nazım Hikmet'le Üç Buçuk Yıl (1965 - 1976).

SANAT ANLAYIŞIM (Orhan Kemal)
NASIL YAZIYORUM?

Gerçekten de, okurlar meraklıdırlar. Haksız da sayılmazlar. Ben, masa başından çok, fazlaca gezer dolaşırım. Yani iş, masa başına geçip yazmaya kaldığı zaman, mesele çoktan hallolmuştur. Gezer dolaşırım. Gezip dolaşırken kafam boyuna çalışır. Ya, yıllarca önce beni şiddetle ilgilendirmiş bir konuyu düşünmekteyimdir, ya da hemen o gün kafama bir şey takılmıştır. Ama daha çok, yıllarca önce kafama takılan, beni zaman zaman şu ya da bu vesileyle kendisi üzerinde düşündüren bir konudur da, nasıl yazsam diye, biçimi üzerinde dururum. Öyle ya, öz belirgin. Biçim? Çünkü daha önce çeşitli biçimlerde bir şeyler yazmışsınızdır. Daha önce yazdıklarınızda kullandığınız biçimlerden ayrı, başka, çok başka olmalıdır. İşte gezip dolaşırken beni düşündüren noktalar bunlardır:

1) ÖZ - Niçin yazıyorum bu konuyu? Ne demek istiyorum?

2) BİÇİM - Nasıl söylemeliyim?

Yukarıdaki öz ve biçim çözümlenmişse, hele bir de nasıl başlayacağım kafamda satırlaşıvermişse, değme keyfime. Bir kol çengi, sırasına göre canımın o an çektiği İstanbul’un artık hangi lokanta, ya da meyhanesiyse, atarım kapağı. Fazla içmem. Neşemi sürdürmek, daha iyi düşünmek için pek pek iki duble. Bu iki duble içilirken, konu kendi kendini yazar da yazar. Size bir Örnek: Bereketli Topraklar Üzerinde’nin ilk yazılışında Adana’daydım. Kafamda bu. Öz ve biçimini tespit etmişim de romanı yaşıyorum. Köse Hasan’ın ölüm sahnesine takılmıştım. O sırada tam Seyhan kıyısındayım. Kendi kendime mırıldanarak, Hasan’ın hemşehrisine vasiyetini en iyi biçimde vermek için nasıl dedirtmeliyim diye, bir, beş, on, tekrarlar yapıyorum. Birden istediğim klişe düştü kafama: “-Kardaşlar, beraber tuz epmek yidik. Ola ki, benim size hakkım geçmiştir. Benim iflahım kesik...” falan der ya? Oralara gelince bir an Köse Hasan oldum sanki. Elimde kızım için satın aldığım saç tokası. Hemşehrilerime bunu kızıma götürmelerini vasiyet ediyorum. Öyle dokundu ki, başladım ağlamaya. Çevremde insanlar. Görmelerinden de çekiniyorum. Açtım adımlarımı ama, hemen kâğıda kaleme sarılıp o pasajı notladım.

Çoğunluk geceleri, sabaha karşı saat dörtte kalkar, kahvemi kendi elimle pişirir, makinemin başına geçerim. Üç, dört, beş, bazan hızımı alamam altı saat durmamacasına çalıştığım olur. Hele âşıksam! O zaman iş değişir. Parmaklarım yazı makinemin tuşlarında rüzgârlaşır. Rüzgârlaşır, çünkü yazdıklarımı sevdiğime götürüp okutacağım. O okur, ben onun sesinden kendi yazdıklarımı zevkle dinlerim. İnanır mısınız, o okuduğu zaman, yazdıklarım benden çıkar. Sanki o yazmış da bana okuyor!
Sokakların Çocuğu baştan başa o yılların verisidir. Bir de, evet bir de Bir Filiz Vardı! Dikkat ederseniz, bu iki kitapta üslûp tamamen değişiktir.
Şimdilerde çöller gibiyim. Ne aşk, ne meşk.

Bir de Müfettişler Müfettişi’ni yazarkenki acı günlerim... Bunu özellikle belirtmeliyim. Beş yaş küçüğüm aşağıda, komada, can çekişiyor, ben yukarda, odamda Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilecek olan bu romanımı yazmak zorundayım! Bir yanda ölüm, ötede komedi, mizah. Kitabın sonlarındaki ölüm sahneleri, yani romanın kahramanı olan zâtın annesinin ölümünde, sanırım, içinde bulunduğum ruh halinin de payı vardır.

Çoğu zaman öz ve biçim iyice belirlenmiş, hatta yazılmaya da başlanmış olabilir. Olabilir ama, attığım taş istediğim kuşu vuramamıştır. Yâni, “Bayram haftası” demek istedim, yazdıklarımdan “Mangal tahtası” çıkar. O zaman, bir iç huzursuzluğudur başlar. Günler, haftalar, bazan aylar... sonunda kaldırıp atar, unutmaya karar veririm. Ne mümkün? Zaman zaman, başını çıkarır içimden, bana kendini gösterir. Yıllardan sonra, hiç ummadığım, hatta onu düşünmediğimi sandığım bir an kafama düşüverir. İstediğim olmuş, attığım taş istediğim kuşu vurmuştur. (1).

SANATIMIN AMACI

Sanatımın amacı... Şöyle özetlemekte bir sakınca var mı acaba? Halkımızın, genel olarak da insan soyunun müspet bilimler doğrultusundaki en bağımsız koşullar içinde, en mutlu olmasını isteme çabası.

Ünlü Lincoln’ün demokrasi tarifi gibi: “Halkın, halk için, halk tarafından yönetimi” der o. Biz de neden şöyle demeyelim? “İnsanlığın, insanlık tarafından, insanlık için yönetilme çabası adına sanat.” (Varlık, 1.8.1970)