İngilizce Acil Yardım Edebiyat Üzerine Genel

SİZİN GÖNDERDİKLERİNİZ

 Maruf Öztoprak
 Vaveyla-i Firak

 Yazıları / Şiirleri

  Mustafa Acar
  Hayata Dair

  Yazıları / Şiirleri

  Mustad'af
  Aykırı Düşünceler

  Şiirleri

  Sadık Albayrak
  Gelişim Durağı

  Kişisel Gelişim Yazıları

  Umut Çetinkaya

  Şiirleri


  Eyüp Sabri

  Yazıları


  Mehmet Kütükçüoğlu
  Toza Sor

  Şiirleri

  Caner Ertan
  Dardır Cennetin Sokakları

  Şiirleri



File: İnsan Hakları
Description:
Author:
Date: 2007-04-11 00:36
Comments: (0)
Ratings:
Untitled Document

İnsan Hakları

İnsan hakları üzerinde durmadan önce “insan” ve “hak” kavramlarının tanımlarını vermek yerinde olur. İnsan varlığına ve insanın ne olduğuna ilişkin sorular felsefenin başlangıcından beri söz konusudur. “İnsan nedir?” sorusu, insan ilişkin en genel sorunun soru olması bakımından kendi içinde bir çok soruyu saklamaktadır. İnsanın niteliğine yönelik soru ile aslında şunları sormuş oluruz: İnsanın doğası(özü) nedir, insanın bir doğası var mıdır, insanı insan yapan şey nedir, insanın ayırt edici nitelikleri nelerdir? vb. Bazı filozofların öngördüğü gibi insan, soyunun başlangıcında bir doğal durumda yaşamış olsa bile, burada o tıpkı hayvan gibi sürü halinde yaşıyor olacağından, henüz insan olma evresine varmış sayılmaz. Bu nedenledir ki Arisototeles, insanın zoon polikon(toplumsal varlık) olarak tanımlamıştır. Sürü halinde yaşayan canlının sürüde bulunuşunu belirleyen şey içgüdüdür. Oysa en basit düzeyde örgütlü bir toplulukta bulunmak için içgüdü yeterli değildir, akla gerek vardır. Toplumun oluşturulması ve biçimlendirilmesi akıllı bir varlığın işidir. İnsan hakkı kavramı da toplum içinde olmaktan gelmektedir. İnsan hakları birlikte yaşamanın gerektirdiği bir şeydir. Tek başına ıssız adada yaşayan bir insanın hakkından söz edilemez. Herhangi bir şeyin hak olduğu söylendiğinde, bunu tartışılmaz olduğu ve herkes tarafından kabul edilmesi gerektiği anlatılmak istenir.Bireye var olan yasalar, evrensel beyannameler veya en azından sözlü bir gelenekle tanınan belli şekillerde hareket etme özgürlüğü, yetisi ya da imkanına “hak” denilebilir(Günay, 2004). Hak kavramını başlıca dört anlamında söz edilebilir: 1.Ahlaksal anlam: belli eylem ve faaliyetleri başkasına zarar vermeden gerçekleştirme hakkı, 2. Siyasal anlam: vatandaşlık, parti kurma, seçme ve seçilme v.b. haklar 3. Hukuksal anlam: başkalarını suçlama, başkaları karşısında korunma, yasalar önünde eşit muamele görme v.b. haklar. 4. Ekonomik anlam: İş ve meslek sahibi olma, işsiz kalmama, mülk edinebilme gibi haklar(Özlem, 2002; akt Günay, 2004,s.173)

“İnsan hakları” kavramı içinde toplanan; yaşama, özgürlük, eşitlik, çalışma, eğitim alma, sağlıklı yaşama, meslek sahibi olma uygun bir hayat standardına sahip olma, yerleşme ve seyahat özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, bilimsel, felsefi ve sanatsal faaliyette bulunma özgürlüğü vd. haklar yukarıda sözü edilen hakları içermektedir (Günay, 2004).

Diğer bir ifadeyle insan hakları ya da kamu özgürlükleri kavramını şu şekilde tanımlayabiliriz(Doğan, 2002): İnsanın tek tek kişilerle ve iktidarla ilişkileri içinde kendi malı olarak elinde bulundurduğu, kurallarla yönetilen ayrıcalıklardır.

Bu kavramın özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

* İnsan hakları yalnızca insan olmakla kazanılan haklardır.Kişilerin ırkı, dili, inancı, düşüncesi, cinsiyeti ya da kişilik özellikleri farklı olabilir ancak ahlaki değer bakımından tüm insanlar eşittir ve bu haklara sahiptir.
* İnsan hakları evrensel nitelikte ve gerekli olan en önemli ahlaksal niteliklerdir.
* İnsan hakları düşüncesi tüm dünyada yaygınlaşmış ve kabul görmüştür. Çağdaş devletlerde insan hakların uymakla ve bunları korumakla yükümlülerdir. Bu haklar geri alınamaz. Bunun anlamı şudur:İnsan devletten daha önemlidir.
* İnsan hakları insan onunu korumayı, maddi ve manevi gelişmesini sağlamayı amaçlayan haklardır.

İnsan hakları kavramı uzun zamanın bir ürünüdür. Kavram belli bir evrim sonucunda bugünkü halini almıştır. İnsanlığın tarih boyunca yaptığı zorlu mücadeleler sonucunda dünyada kabul görür bir duruma gelmiştir.

Günümüzde insan haklarının bütünü ulusalar arası belge ve sözleşmeleriyle güvence altına alınmıştır. İnsan hakları kavram olarak Batı’da şekillenmiş ve gelişmiştir ancak bu mücadelelerin yalnızca Batı’da yapıldığı anlamına gelmez. Afrika ve 3.Dünya ülkelerinde özellikle sömürgeciliğe karşı halkların hakları konusunda mücadele yaşanmıştır. Batı’da aydınlanma üretim ilişkilerinin gelişmesi, toplumsal sınıfların ortaya çıkışı sonucu sınıfsal çelişkilerin derinleşmesi ve sanayi devriminin yaşanması hak talebi mücadelesinin de ivmesini yükseltmiştir. Toplusal altüst oluşlar sonucu büyük ölçüde kıyımlar gerçekleşmiş ve devrimler birbirini izlemiştir. Batıda bir kavram olarak yansımasını bulan insan hakları, yaşamış ve yaşamakta olan tüm insan topluluklarının mücadelesi sonucunda oluşmuştur(Anar, ?). Bir sonraki bölümde insan haklarının gelişimindeki aşamalarından bahsedilmiştir.

İnsan Hakları Düşüncesinin Tarihsel Gelişimi

İnsan hakları insanlığın tarih boyunca yaptığı zorlu mücadeleler sonucunda bugünkü halini almış ve dünyada kabul görür bir duruma gelmiştir. Genel anlamda insan haklarının tarihsel gelişimiyle ilgili 3 kuşaktan söz edilebilir. Bu kuşaklara ilişkin önemli olaylar şöyle özetlenmiştir.


İnsan Hakları Düşüncesinin Gelişimi

İnsan Haklarının Gelişimine İlişkin Önemli Olaylar

I. Kuşak (Kişi özgürlükleri ve Siyasal Haklar)

* Magna Charta Libertatum(1215) ile İngiltere’de kralın keyfi müdahalelerine karşın kişi hak ve özgürlüklerinin sınırlarının geliştirilmesi sağlanmıştır.

* Haklar Bildirgesi (1689) Locke’nin fikirleri etkisiyle İngiliz Parlamentosu tarafından kabul edilmiştir. Bu bildirgeyle yaşama, hürriyet ve mülkiyet hakları güvence altına alınmıştır.

* Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1775) ile yaşam, hürriyet ve mülkiyet haklarıyla beraber mutluluğu arama hakkından söz edilir.

* Fransız Vatandaş ve İnsan Hakları Bildirgesi (1789) temel insan hakları “hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme” direnme olarak tespit etmektedir. Eşitlik, özgürlük ve adalet düşüncesinin kitleler tarafından telaffuz edildiği ilk siyasal örnektir.

* Özetle, birinci kuşak insan hakları daha çok bireysel haklar olarak nitelendirilir. 17 ve 18. yy’ da İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin getirdiği klasik hak ve özgürlükler söz konusudur. Yasal eşitlik, kişi güvenliği, bireysel özgürlük, düşünce ve inanç özgürlüğü siyasal haklar ve mülkiyet hakları bu haklar arasında sayılabilir. Ekonomik ve sosyal güçten yoksun halkın bundan yararlandığı söylenemez. Devletin konumu daha çok tarafsızlık, karışmama olarak belirlenmiştir.

II. Kuşak (Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Haklar)
* Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948) ikinci kuşağın ana özelliğini yansıtır. Bu bildirge seyahat hürriyeti, mal sahibi olma, evlenme, kanun önünde eşitlik, açık ve adil yargılanma hakkı, din hürriyeti, barışçı amaçlarla toplanma ve çeşitli sığınma haklarını ön plana çıkarır. Ayrıca sosyal güvenlik, uygun yaşama standardı, tıbbi bakım, istirahat, eğlence ve ücretli periodik tatil gibi yeni haklar dizisini gündeme getirir Kölelik, işkence ve keyfi tutuklama bu bildiride yasaklanır.

* 19.yy ikinci yarısında kitle hareketlerinin etkisiyle insan hakları listesine yeni hakların girdiğini görürüz: bunlar “sosyal haklar” ve aynı zamanda “sosyal devlet” kavramının doğuşu söz konusudur. Bireysel eşitlik yerine toplumsal eşitlik düşüncesi ön plana çıkmıştır.

III. Kuşak (Dayanışma Hakları)

* 20.yy’ ın ikinci yarısında ortaya çıkan haklardır. Daha çok 3. Dünya ülkelerinin bazı taleplerini ifade eder: Ulusların siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel geleceklerini belirleyebilme hakkı, sosyal gelişme kalkınma hakkı ve doğal kaynaklardan yararlanma hakkı gibi. Bunlarla beraber barış hakkı, sağlık ve dengeli bir şekilde yaşama hakkı gibi hakları da kapsamaktadır.

* 1982 yılında “Dayanışma haklarına İlişkin Uluslararası Üçüncü Pakt Önerisi” hazırlanıyor. Tahran Bildirgesi (1968), La Haye(Mart, 1989), Rio dünya Çevre Konferansı(1992), Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı Belgeleri (1993) bu hakların somutlaştırılması yönündeki bildirgelerdir.

İnsan hakları düşüncesinin aşamaları kısaca özetledikten sonra bu aşamalar aşağıda daha ayrıntılı biçimde ele alınacaktır. Ayrıca insan haklarına ilişkin tarihteki mücadeleler çeşitli başlıklar halinde incelenecektir.

I. Kişi Özgürlükleri ve Siyasal Haklar:

Bugün klasik ya da geleneksel haklar olarak adlandırdığımız bu haklar büyük ölçüde aristokrasi-burjuvazi çatışmasına dayanmaktadır. İki sınıf arasındaki çelişki ve çıkarlar çatışması, özellikle siyasal hakları netleştirmektedir. Ayrıcalıklar üzerine kurulu feodal rejime karşı devrimci burjuvazinin verdiği mücadele, özgürlük ve eşitlik kavramlarının doğumuna yardım etti. 17 ve 18.yy devrimleri feodal çağın kapanmakta olduğunu müjdelerken, beraberinde hak ve özgürlükler demetini getirdiler. Feodalite-burjuva çelişkisi sonucu doğan hak ve özgürlükler, büyük düşünce akımlarının da etkisiyle dönemin, İngiliz, Amerikan ve Fransız haklar bildirgelerinde yer alarak hukuk düzeninin yapıtaşları haline geldiler. Birinci kuşak haklar Amerikan ve Fransız devrimlerinden doğmuştur(Kaboğlu, 1997).

İlk ve orta çağda kayda değer bir gelişmeden söz edilemez. Antik Yunan’ da ve Roma’ da demokrasinin ve insan hakları düşüncesinin ilk izleri görülmektedir. Sadece siyasal haklar vardır ve kişiler yasa karşısında eşittir. Ancak kadınlar ve köleler bundan yoksun bırakılmıştır. Ancak Ortaçağ’da 1215 tarihinde Magna Charta Libertatum(=Büyük Hürriyet Ferman) ile İngiltere’de kralın keyfi müdahalelerine karşın kişi hak ve özgürlüklerinin sınırlarının geliştirilmesi sağlanmıştır(Günay,2004).

Aydınlanma çağı denen bu dönemi etkileyen en önemli düşünürlerden birisi de John Locke’ dir. Locke, insanların yaşama, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için tabii bir hakka sahip olduğu görüşünü ortaya attı. Locke’ un bu teorisi, İngiliz parlamentosunun 1689 tarihli Haklar Bildirgesine temel teşkil etmiştir. Locke’nin teorisi İngilizler dışında başka devletle de etkiledi. 1775 yılında Virginia devletinde benzeri bir haklar bildirgesi düzenlendi. Bu bildiride yaşama hürriyeti ve mülkiyet hakkından sonra yeni bir hak, mutluluğu arama hakkından söz edilir. Bildiride bu dört hak Amerika tarafından 1775’te ilan edilen Bağımsızlık bildirgesi’nde aynen yer almıştır. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi insan eşitliği düşüncesini bir metin içinde kayda geçiren ilk bildirgedir. Bu bildirgeyi kaleme alan Thomas Jefferson insan eşitliği ve özgürlüğü konularını hayata geçirecek en önemli unsur eğitimdir. Bunun ardından Fransız İhtilali(1789), eşitlik, özgürlük ve adalet düşüncesinin kitleler tarafından telaffuz edildiği ilk siyasal örnektir. İhtilalin felsefesi eşitsizliğe başkaldırıdır. İhtilalle beraber Fransız Vatandaş ve İnsan Hakları Bildirgesi 1789 yayınlanır. Bildirge “İnsanlar hür ve eşit şartlarda doğar ve öyle kalır” ilkesi çerçevesinde temel insan haklarını “hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme direnme” olarak tespit etmektedir(Doğan, 2002).

II. Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Haklar:

19.yy’da eşitlik ve özgürlük herkese tanınmış idiyse de bunlardan küçük bir zümre yararlanabiliyordu. Bu dönemde tanık olunan toplumsal sefalet, işçinin içinde bulunduğu güç koşullar, bunun en belirgin kanıtıydı. İşçi sınıfı sanayi devrimiyle beraber bu ortamda doğdu ve toplumsal muhalefeti oluşturmakta gecikmedi. Çalışan kesimlerin 19.yy ikinci yarısında şiddetlenen mücadelelerinde özellikle siyasal haklar ve ekonomik talepler ön plana çıkıyordu; seçme ve seçilme ve siyasal örgütlenme hakları, çalışma olanaklarının düzeltilmesi, iş olanaklarının yaratılması, toplumsal güvenliğin sağlanması, sendika ve grev hakları. Siyasal haklar uğruna verilen mücadele ile sosyal haklar savaşını aynı kaynaktan doğuruyordu. Bu ekonomik olarak güçsüz durumdaki kitlenin siyasal ve toplumsal eşitsizliklere karşı tepkisi olarak nitelendirilebilir. Eşitliğin öne çıkarılmasıyla özgürlüklerin toplumsallaşması, bir yandan emekçi sınıfın mücadelesinde, öte yandan sosyal devlet kuramında ön plana anlam kazanır. Devletin ilk kuşaktaki kayıtsızlığı yerini haklarla ilgili ve sorumlu devlet anlayışı almıştır. Bu yeni devlet de sosyal devlet olarak adlandırılmıştır. Bu dönemde hukuk metinlerince tanınan sosyal ve kültürel haklar, 20.yy’ın başında Anayasalarca(1917 Meksika, 1919 Almanya, 1924 Sovyetler Birliği) düzenlenecektir(Kaboğlu, 1997).

1948 yılında Birleşmiş Milletler genel kurulunda geçen ve ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ikinci kuşağın ana özelliğini yansıtır. Bu bildirge seyahat hürriyeti, mal sahibi olma, evlenme, kanun önünde eşitlik, açık ve adil yargılanma hakkı, din hürriyeti, barışçı amaçlarla toplanma ve çeşitli sığınma haklarını ön plana çıkarır. Kölelik, işkence ve keyfi tutuklama bu bildiride yasaklanır. Ayrıca sosyal güvenlik, uygun yaşama standardı, tıbbi bakım, istirahat, eğlence ve hatta ücretli periyodik tatil gibi bazı yeni haklar dizisini gündeme getirir (Doğan, 2002). Toplumsal etmenleri geçen yüzyılda hazırlanmış olan ikinci kuşak hakların güvence altına alınması yüzyılımızın olgusudur.

III. Dayanışma Hakları:

İkinci dünya savaşından sonra hak ve özgürlükler, uluslararası ilişkilerin gelişmesi ve uluslararası örgütlerin kurulması(BM teşkilatı) ile uluslararası düzlemde gündeme gelmeye başladı. Bunda özellikle sömürgeden çıkan Üçüncü Dünya devletlerinin baskısı rol oynamıştır. “Dayanışma hakları” adı verilen kuşağı doğuran etmenlerin başında bilimsel ve teknik ilerlemelerin ortaya çıkardığı sorunlar yer alıyor. Nükleer teknoloji ile atom çağına girilmiş; nükleer yayılma ise insanoğlunun arlığını sürdürme sorununu gündeme getirmiştir. İnsan çevresini tüketen sinai büyüme yanında, kalkınmakta olan ülkeler ve bağımsızlığına yeni kavuşmuş az gelişmiş devletlerin karşı karşıya bulunduğu ciddi sorunlar da insan hakları üzerinde yeniden düşünmeyi gerekli kılmıştır(Kaboğlu, 1997).

Bu gelişmelerin sonucunda 1982 yılında “Dayanışma haklarına İlişkin Uluslararası Üçüncü Pakt Önerisi” hazırlanıyor ve dört özgün hak ayrıntılı biçimde düzenlenecektir: Çevre hakkı, gelişme hakkı, barış hakkı, insanlığın ortak mal varlığına saygı hakkı. Tahran Bildirgesi (1968), La Haye(Mart, 1989), Rio dünya Çevre Konferansı(1992), Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı Belgeleri (1993) bu hakların somutlaştırılması yönünde belgelerdir(Anar, ?).

Köleliğe Karşı Mücadele

Köle ve kölelik, yaratılışında kişisel yararını aşırı derecede korumak eğilimi bulunan İnsan’ın var olduğu ilk zamanlardan beri olagelmiştir. Köleciliğe, önce ahlaki kurallarla engeller oluşturulmuş ancak, içgüdüsünde egoizmin hakim olduğu köle sahibinin ahlakı ve vicdanı köleliği tam önlemediğinden, emredici din ve hukuk kuralları yaptırımlar getirmiş, bir çok milletler arası sözleşmeler de konu köleliği ortadan kaldırmaya çalışmış, büyük ölçüde başarı sağlamış, fakat, günümüzde, özellikle geri kalmış ülkelerde kölelik hala tamamen ortadan kaldırılamamıştır.

Bu konuda yapılan mücadele şu şekilde özetlenebilir:

-
Önceleri İngiltere’ de daha sonra Amerika’da kurulan Dostlar derneği 1770’de müminlere köleliği yasaklıyor.
- 1780’ de Dostlar hareketinin yoğun olduğu Pennsylvania’da, köleleri özgürleştiren bir yasa çıkartılıyor.
- ABD’de 1807-1808 yıllarında köle ticareti yasaklanıyor, köleliğe son verilmesi ise 1865’de gerçekleştirilmektedir. Fransa ise Batı Hint adalarında köleliği 1848’ de kaldırmaktadır.

- Devletlere köle ticaretini yasaklamaya çağıran belgeler şu şekilde sıralanabilir:

* 1814-1815 Paris Barış Antlaşmaları,
* 1815 Viyana Kongresi,
* 1822 Verona Bildirgesi,
* Köleliğin kaldırılmasıyla ilgili belgeler şunlardır:
* 1841 Londra Antlaşması,
* 1862 Washington Antlaşması,
* 1855 Berlin Konferansı,
* 1890 Brüksel Konferansı,

- 1922’ de kurulan Kölelik geçici Komisyonun uluslar arası sözleşme ile köleliğin kaldırılması yolundaki çalışmalar sonucunda 1926’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda “Köleliğe Karşı Uluslar Arası Sözleşme” kabul edildi.
- 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile kölelik kesin olarak yasaklanıyor.

Dinsel Dogmalara Karşı Bilim, Sanat, Felsefe ve Siyasetin Özgürleşme Mücadelesi

Ahlak dinleri olarak adlandırılan tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte, insanın toplumsal yaşamını da bütün ayrıntılarıyla düzenleyen bir toplumsal değerler sistemi de oluşturuyordu. Değişmezb ve eleştirilemez dogmatik değerler sistemini de beraberinde getiren tek tanrılı dinler ile çelişen bilim, sanat, felsefe ve siyasetin özgürleşme mücadelesinin kökleri Eski Yunan’ a kadar uzanır. Eski Yunan’da din ve felsefe arasında bir çatışma görülüyordu. Roma’da ise Ciceron, batıl inanç ve büyülere saldıran ilk düşünürdür. Orta çağda din düzenin temel ideolojik dayanağı oluyordu. Dönemin hakim olan din hangisi ise yeni, farklı dini düşünceye sahip olanları eziyor ve büyük kıyımlara neden oluyordu. Engizisyon dönemi olarak adlandırılan ve 1700’lerin ortalarına kadar süren dönemde yüz binlerce insan sistematik işkencelere uğruyor, binlerce insan yakılarak öldürülüyordu. Avrupa’da toplumsal mücadelenin yönünü belirlediği çağ 15.yy’dı. Bu yüzyılda kilise dışı devlet anlayışı da olgunlaşıyordu. Tanrı yerine bireyselleşen insanı temel alan düşünce tarzı gelişiyordu. Rönesans ile beraber pusula, barut, matbaa, kağıt gibi ürünlerin bulunduğu bir çağ oluyordu. Matbaanın bulunuşu ile bilginin basılıp yayılması sağlanıyor ve böylece bilgi kilise denetiminden çıkmış oluyordu. Bu dönemde Hristiyanlık içinde reformculuğu savunan yeni akımlar ortaya çıkıyordu. Alman ilahiyatçı ve din adamı Martin Luther kişisel deneyimlerinin ve Kitab-ı Mukaddes araştırmalarının sonuçlarını Doksanbeş Tez’inde açıklıyordu. Görüşlerinden dolayı 1520’de yapıtları yakılıyor ve dinden aforoz ediliyordu. Rusya’da rahipler Ortodoks dinini yaymaya uğraşıyordu, 350 yıl boyunca Kafkasya’nın Müslüman halkları üzerinde baskı politikası uyguluyor ve dini inanç yüzünden takibatlar yapıyor, camiler kapatılıyordu. Ermenistan’da din değiştirmeyen papazlar hapsediliyor, işkence ediliyor ve yakılıyordu. Osmanlı’da farklı dinden olanlara ağır vergiler konuyordu. Dante’nin “İlahi Komedya” ve “Evrensel krallık”, Macchiavelli’nin 1513’te yayınladığı “Hükümdar” adlı yapıtlarında dini eleştirme hakkına dayanan laik bir anlayış ortaya atıyordu. Katolik kilisesinin merkezi ve baskıcı yapısına karşı duyulan tepkiden laiklik; akılcılık, olguculuk ve siyasal liberalizm gibi akımların doğmasına neden oluyordu. Laiklik mücadelesini başlatan Fransa’da dogmaların bilim, sanat, felsefe ve siyaset üzerinde baskıları gerileten Rönesans, aydınlanma çağı düşüncesinden kaynaklanıyordu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra ABD kilise ile devleti birbirinden ayrılması bütün Dünya’ya örnek teşkil ediyordu. Fransa’da (1793) militan bir nitelik kazanan laiklik, İspanya (1868-1876), Portekiz (1908-1917) ve Meksika’da uygulamaya konuluyordu. Günümüzde düşünce, vicdan ve din özgürlüğü uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. İnsan Hakları Evrense Bildirgesi’nin 18. maddesi bunu söyle ifade ediyor: “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı vardır. BU hak din ya da inancı değiştirme özgürlüğünü ve din ya da inancını tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve gözetim yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.” 1950 yılında Roma’da kabul edilen “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin” 9. maddesi ile “Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi” (New York) bölüm III, madde 18’de düşünce, vicdan ve din özgürlüğü güvence altına alınmıştır(Anar, ?).

Bunlar dışında:

1 Ağustos 1975’de Helsinki’de sonuçlandırılan Avrupa Güvenlik İşbirliği Konferansı VII. Bölümünde “düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü dahil insan hak ve özgürlüklerine saygı” açıklanmıştır.

BM Genel Kurulu, 1981’de İnsan Hakları Komisyonu’nun hazırladığı “Din ya da İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirisini” kabul etmiştir.

Dinsel dogmalar ile özgür düşünce arasındaki mücadele bugün de sürmektedir. Din olgusu halen milyonlarca insanı etkileyebilmektedir. Dinsel inanç ayrılıkları çatışma,terör, savaş ve katliam gerekçesi olabilmektedir. Dinsel temellere dayalı devlet düzeni yani “şeriat” getiren İslamiyet’in uygulandığı ülkelerde insan haklarına aykırı çağ dışı dinsel kaynaklı cezalar bugün de uygulanmaktadır.

İnsan Haklarında Ulusal Düzeydeki Gelişmeler

Batı benzeri insan hakları serüveni Osmanlı toplumunda yaşanmamıştır. Siyasi iktidarın meşruluğuna ilişkin görüş ve tartışmalar (millet iradesi, kuvvetler ayrılığı vs.) 19. yy başına kadar Osmanlı’da yaşanmamıştır. Bunun nedeni Osmanlı’da Batı’daki yapı ve işlevleriyle toplumsal tabakalara (aristokrasi, burjuvazi, proleterya) rastlanmıyordu. Tabakalar arası siyasi iktidar mücadelesinden bahsedilemezdi. Cumhuriyet öncesi dönemde Batı’da kişisel mülkiyet kavramı gelişirken Osmanlı’da 13 ve 18.yy başlarına kadar hala kolektif mülkiyet yaygındı. Ancak sistemin çöküşünün getirdiği arayışlar insan hakları açısından değerlendirilebilecek bazı istekleri de beraberinde getirmiştir. Osmanlı Devleti’nde ilk demokratikleşme hareketleri II. Mahmut ile başlar. II. Mahmut Sened-i İttifak adı verilen 1908 tarihli belge ile Anadolu ve Rumeli Ayanı lehine yetkilerinin bir kısmından vazgeçmiştir. İkinci önemli hareket 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’dır. BU belge insan hakları konusunda ilk önemli belge olma özelliğini taşır. Fermanda can emniyeti, ırz ve namusun korunması, yaşama haklarını; mülkiyetin korunması, ise mülkiyet hakkını tespit etmektedir. I. kuşak hakların temel felsefesi ile ilişkilidir. Ardından Islahat Fermanı (1856) padişahın iradesini sınırlayan ve kişilik haklarını öne çıkaran hükümleri tekrarlamaktadır. Ferman ırk ve din ayrımı yapılmaksızın bu hakların kanunlar önünde eşitliğini güvence altına almayı amaçlıyordu. İnsan hak ve hürriyetleri ilk defa 1876’da Kanun-i Esasi Anayasası (Türk toplumunun ilk yazılı anayasası) ile yazılı metinde yerini almıştır(Doğan, 2002).

İnsan haklarının Cumhuriyet dönemindeki gelişiminde Atatürk’ün düşünce ve uygulamalarının rolü büyüktür. Atatürk uygar ve ileri bir toplumun insan hakları temelinde biçimlenebileceğine inanmıştır. Cumhuriyet döneminde insan hakları konusundaki ilk önemli aşama 1924 Anayasası’nın kabulüdür. Bu anayasada temel hak ve özgürlülere yer verilmektedir. Ancak sosyal hakların yer almayışı bu anayasanın eksikliği olarak değerlendirildi. 1961 anayasası ile sosyal haklara(ailenin korunması, eğitim hakkı, sendika kurma hakkı, sosyal güvenlik hakkı vs.) daha çok yer verildi. Temel hak ve hürriyetler listesi genişletildi. İnsan haklarına dayalı olma ilkesi devletin nitelikleri arasına girdi. 1961 Anayasası ile temel hak ve özgürlükler yargı güvencesine alındı.Yargı bağımsızlığı sağlam ilke ve temellere oturtuldu. Yürütmenin tüm uygulamaları yargı denetimine bağlandı. 70’li yıllarda meydana gelen anarşi ve terör büyük ölçüde 1961 Anayasası’na bağlandı. BU yüzden 1982 Anayasasında insan hakları konusunda bazı sınırlamalar yer alır. Ardından TBMM “Avrupa İnsan hakları sözleşmesi” ile “Helsinki Nihai Senedi”ni imzalayarak onayladı. 1987’de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na kişisel başvuru hakkı kabul edildi. 1988’de ise BM’in işkence vb. Uygulamalarla ilgili sözleşmesini onayladı. 1982 anayasa’sının getirdiği sınırlar, 1995 Anayasa değişikliği ile büyük ölçüde aşıldı. Ancak bu konudaki asıl çalışma ve gelişmeler Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefindeki attığı büyük adımlardır(Doğan, 2002).

Kaynakça

Doğan,İ. (2002), Modern Toplumda Vatandaşlık Demokrasi ve İnsan hakları: İnsan Haklarının Kültürel Temelleri, Pegem Yayıncılık, Ankara.
Günay, M. (2004), Metinlerle Felsefeye Giriş, Karahan Kitabevi, Adana.
Kaboğlu, İ. (1997), “İnsan Hakları”, Derl: T. Soykan, (İstanbul: Çağdaş Toplum Değerleri, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Yayınları), ss. 13-45.
Anar, E. (?), İnsan Hakları Mücadelesi ve kavramının Tarihsel Gelişimi, Derl: İnsan Hakları Derneği (Ankara:İlköğretim Öğretmenlerinin İnsan Hakları Açısından Eğitimi Projesi), ss. 7-48.