HAYATI ANLAMAK ÜZERİNE
İnsan hayatı anlamalı mı? Anlamaya çalışmalı mı? Bence değil. Ne lezzeti kalır ki yaşamanın o zaman? Hayat sürprizlerle, tevafuklarla, ilginçliklerle, güzellik ve çirkinlikleriyle tat vermiyor mu ki insana, insan sürekli hayatın peşinde? Aramızda kalsın; ama bu hayat dediğimiz şey, üzerine düşülmesinden pek hazzetmez. Çoğu zaman istediğinizi verip sesinizi kesmenizi yeğlese de bazen sizi terk etme ihtimali de vardır.
Bir büyüğe yaşam hakkında sorduklarında şöyle cevap verirmiş: “İki şeyi tam anlıyordum ki baktım iş işten geçmiş: Tam kadınları anlamıştım işim bitmiş, tam hayatı anlamıştım ki yaşım geçmiş.” İnsanoğluna düşen hayatı anlamak değil. Hayatı anlamaya çalışanların hemen hepsi intihar etmiştir zaten. İnsanoğlu, J. Campbell’in dediği gibi şunu bilse yeter hâlbuki: Anlam hayatta olmaktır.
Üstelik hangi hayattan bahsediyoruz? Dünya üzerindeki altı küsur milyar muhtelif hayattan mı? Yoksa bütün bunların birleşmesiyle ortaya çıkan daha rasyonel, daha gerçekçi bir hayattan mı? Objektif bir hayat tanımı dahi yok ki, hayattan şikâyet edelim? Afrika’da açlıktan ölme derecesine gelen biçare çocuğun bahsettiği hayatla, Avrupa’da obeziteden ölme derecesine gelen çocuğun hayat tasavvuru bir mi acaba? Aynı çağın, parçası değiller mi? Sonra, daha kundaktayken kurşun yiyen bir bebeğin az çok muhatap olduğu hayattan mı şikâyet ediyoruz, gayrimeşru hal ile dünyaya gelmek zorunda kalıp, aynı yaşlarda annesi tarafından ölüme terk edilen çocuğun içinde var olduğu bir hayattan mı? Hayattan şikâyet edenler hayatın tanımını bile yapamayanlardır.
Nietzsche’ye atfedilen bir söz ne kadar da hoştur: “Yaşam, doğumdan önceki karanlıkla ölümden sonraki karanlık arasında bir Kıvılcım gibidir.” Kişi derler, doğumdan önceki karanlıkla, yani nereden geldiği ile neredeyse hiç ilgilenmez. Ama aklı fikri ölümden sonraki karanlıktadır. Hâlbuki doğumdan önceki karanlık daha ilgi çekicidir. İnsanın nereye gittiğinden önce nereden geldiği sorulmaz mı?
Yaşamın içini boşaltıp sonra ondan medet umuyoruz. Önceliklerimizi oluşturmak yerine, günceliklerimizi oluşturuyoruz. Büyük taşları önce yerleştirip, küçükleri arkaya bırakmak yerine, büyük riskleri öne alıp, küçük güzellikleri arkaya çekiyoruz. Şikâyet hakkımız var mı?
Yaşam, hayat bizim içimizde. Tarih boyunca hayatı, ender birkaç İnsan tanımıştır; onlar da zaten kendini tanıyanlardır. Hayat kalbimizin, dikkat edin aklımızın değil, kalbimizin en güzel yerine saklanmıştır. Dünya’nın hayatla ilgisi yoktur mesela. O döner ve gider sadece. Hayat diye bir şeyin var olması mühim değildir onun için. Üzerinde insan kalmasa da dönmeye devam edecektir belki. Amacı hayat değil çünkü. Merkür’de hayat var mı, neden dönüyor? Demek ki neymiş, yaşıyor olmak başlı başına bir anlammış. Başka anlamlar, tanımlar gerekmiyormuş.
Hayattan hesap sormaya kalkmayın sakın. Hayatı anlamaya da kalkmayın. Hayat soyuttur. Maddeye tapıyor olsak toptan inkâr etmek gelir insanın içinden. İlla hayattan bir parçayı anlamaya çalışıyorsanız Tarihi anlamaya çalışın. O hiç olmazsa soyut ve nahoş bir hayatın içinde somut bir gerçeklik.
Maruf Öztoprak
Mustad'af
Sadık Albayrak
Umut Çetinkaya
Eyüp Sabri
Mehmet Kütükçüoğlu