Warning: Expiry date cannot have a year greater then 9999 in /home/muyar/public_html/system/common.php on line 244
LeEnglish.com [Learning English] - Çalışmak ile İlgili Hadis-i Şerifler
İngilizce Acil Yardım Edebiyat Üzerine Genel

SİZİN GÖNDERDİKLERİNİZ

 Maruf Öztoprak
 Vaveyla-i Firak

 Yazıları / Şiirleri

  Mustafa Acar
  Hayata Dair

  Yazıları / Şiirleri

  Mustad'af
  Aykırı Düşünceler

  Şiirleri

  Sadık Albayrak
  Gelişim Durağı

  Kişisel Gelişim Yazıları

  Umut Çetinkaya

  Şiirleri


  Eyüp Sabri

  Yazıları


  Mehmet Kütükçüoğlu
  Toza Sor

  Şiirleri

  Caner Ertan
  Dardır Cennetin Sokakları

  Şiirleri



File: Çalışmak ile İlgili Hadis-i Şerifler
Description: Hz. Peygamber ve Çalışma
Author:
Date: 2007-04-16 19:02
Untitled Document

Hz. Peygamber ve Çalışma


Hz. Peygamber'in hayatı diğer alanlarda olduğu gibi çalışma konusunda da insanlar için örnektir. Her şeyden önce o, Kur'an-ı Kerim'in çalışma hayatı ve prensipleri ile ilgili ayetlerini kendi hayatında uygulamıştır. Bu alanda doğruluk, güvenilir olma, adaleti uygulama ve sözleriyle davranışları arasında çelişki bulunmama gibi temel ilkelere uymuştur. Kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini, fakire, yoksula yardım için çalışmayı, Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç ve geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur.[675] Onun çalışma ile ilgili sözlerinden bazıları şunlardır:

"Hiç bir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez".[676]

"Allahım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım".[677]

"Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı ahirette peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber olacaktır".[678]

"İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir".[679]

"Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir".[680]

En kötü şartlar altında çalışmayı dahi başkalarına yük olmaktan iyi gören Hz. Peygamber'in bu sözleriyle insanları çalışmaya teşvik ettiği, tembelliği kötülediği, çalışkan insanları dünya ve ahiret mutluluğu ile müjdelediği görülmektedir.

Hz. Peygamber insanları çalışmaya teşvik ettiği gibi, bizzat kendisi de çalışmış ve çalışma hayatının ilkelerini kendi hayatında uygulama alanına koymuştur. Çalışmalarını çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Bilindiği üzere o, çocukluğunda çobanlık yapmış, gençliğinde ve yetişkinliğinde ticaretle meşgul olmuştur. 12 yaşında iken amcası ile birlikte uzun bir ticaret yolculuğuna çıkmıştır. 25 yaşında iken Hz. Hatice'nin kervanını ücret karşılığında Suriye'ye götürüp getirmiştir. Ticârî faaliyetlerinde meslektaşlarının, ticârî ilişkilerde bulunduğu kimselerin ve tüm Mekkelilerin güvenini kazanmıştır. Onun bütün bu faaliyetleri geçimini temine yönelik çalışmalardır. O, bütün bunların yanında sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Hayatını ele alırken geniş bir şekilde üzerinde durduğumuz gibi gençliğinde Hilfülfudûl cemiyetine katılması ve Kâbe'nin inşâsı sırasında hakemlik yapması bunlara güzel birer örnektir.

Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak görevlendirildikten sonra çalışmalarını farklı ve geniş bir alanda sürdürmüştür. Allah tarafından kendisine verilen tebliğ görevini yerine getirmek için tüm gücüyle ve her türlü güçlüğe göğüs gererek yerine göre bir devlet adamı, yerine göre de bir komutan ve gerektiğinde de bir işçi olarak çalışmıştır. Bir davetçi olarak Mekke'de ve bu şehrin dışında İslâm'ı yaymak için yoğun faaliyetlerde bulunmuştur. O, Kur'an-ı Kerim'de "Kitap ve hikmeti, insanlara bilmediklerini öğreten" bir kimse olarak takdim edilmektedir. Kendisi de bizzat muallim olarak gönderildiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda o, eğitim görevini yerine getirmek amacıyla her kademeden sahâbîleri eğitmek için bir öğretmen olarak çalışmıştır.

Yerine göre bir işçi gibi çalıştığını söylemiştik. Hicret esnasında konakladığı Kuba'da mescid yapılırken ilk taşı kendisi koymuş, bununla da yetinmeyerek inşaat çalışmalarına katkıda bulunmuştur. Bir gün bu çalışmalar esnasında güçlükle kaldırabildiği bir taşı kucağına alır. Bir sahâbî yanına vararak "Yâ Resûlallah! Babam anam sana feda olsun! Elindekini bana ver" der. Hz. Peygamber "Hayır! Sen de başkasını al" der. Mescidin inşaatı bitinceye kadar çalışmaktan geri durmaz. Sahâbeyi çalışmaya teşvik eder. Aynı şekilde Mescid-i Nebevî'nin temeline de ilk taşı kendisi koyar. Muhâcirler ve ensarla birlikte çalışır. Kuba mescidinde olduğu gibi yine bir gün kerpiç taşırken bir Müslüman "Yâ Resûlallah! Onu bana ver, ben taşıyayım" der. Fakat o : "Sen de başka taş al ve taşı! Sen Allah'a benden daha muhtaç değilsin" der. Hz. Peygamber Mescidin inşaatında ağır taşları yüklenir, kerpiçleri elbisesine doldurur ve taşırdı. Bu esnada da "Hayat ancak Ahiret hayatıdır. Allahım! Muhâcirlere ve ensara rahmet eyle"[681] derdi. Çalışmalarıyla Müslümanları coştururdu. Ümmü Seleme'nin anlattığına göre Mescid'in inşaatında onun çalışmasına ihtiyaç duyulmadığı halde, taş ve kerpiç taşımış; onu gören Müslümanlar da kendilerinin boş durmalarının doğru olmayacağını söyleyerek çalışmalarını hızlandırmışlardır. Hendek Savaşı'nda da kazılacak yerleri bizzat kendisi çizdiği gibi, kendisi için kurulan Türk çadırından çıkıp bizzat çalışmıştır. Kazma, kürek ve hatta balyozla çalışmış, zembille toprak taşımıştır.[682] Gerektiğinde söküklerini dikmiş, ayakkabılarını tamir etmiş,[683] gerekli gördüğünde çarşı-pazarı kontrol etmiştir.

Hz. Peygamber yapılan işin gelişigüzel değil, düzgün ve sağlam yapılmasına önem verirdi. Bir vesile ile şunları söylemiştir: "Sizden biriniz bir iş yaptığı zaman, onu mükemmel bir şekilde yapsın".[684]

Hz. Peygamber Müslümanları çalışmaya teşvik etmiştir. Nitekim işi olmayan birisine, âletler temin ederek, odun kesip satmasını söylemiştir: Ensardan bir şahıs gelip Hz. Peygamber'e yoksulluktan şikayet eder. Sonra dönüp şöyle der: "Ey Allah'ın elçisi! Bir ev halkı içinden geldim ki, yanlarına dönünceye kadar bazılarının ölmüş olacağını sanıyorum." Peygamberimiz "Git, bak birşey bulabilecek misin?" der. Adam gider ve bir yaygı ile bir bardak getirerek "Ey Allah'ın elçisi! Bu yaygının yarısını yere seriyor, yarısını da bürünüyorlardı. Şu bardakla da su içiyorlardı" der. Peygamberimiz "Bu ikisini benden bir dirheme kim satın alır?" diye sorar. Bir adam "Ben alırım" der. Peygamberimiz "Bir dirhemi kim artırır?" diye sorar. Bir başka adam "Onları iki dirheme alırım" der. Peygamberimiz "Bunlar senindir" der ve adamı çağırarak ona "Bir dirhemle ailene yiyecek al, bir dirhemle de bir balta satın alarak bana gel" der. Adam da öyle yapar ve gelir. Hz. Peygamber "Şu vadiye git, orada ne bir diken, ne bir odun bırak. Bana da on günden önce gelme" der. Adam öyle yapar ve sonra Hz. Peygamber'e gelerek "Bana emrettiğin şey bereketli oldu" der. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurur: "Bu, senin için kıyamet günü yüzünde dilenmekten dolayı lekeler veya tırmık izleri olarak gelmenden daha iyidir".[685]

Kuba mescidinde ve Bilâl-i Habeşî'den sonra Mescid-i Nebevî'de müezzinlik yapan Sa'd b Âiz adlı sahâbî Hz. Peygamber'e malının azlığından dolayı şikayet eder. Hz. Peygamber de ticaret yapmasını emreder. Sa'd biraz selem ağacı yaprağı (karaz) satın alır, onu satarak kâr eder. Bunu Hz. Peygamber'e anlatır. O da ticaretine devam etmesini söyler.[686]

Peygamberimiz durumlarına göre özürlüleri bile çalışmaktan alıkoymamış, onların ticaret yapmasını kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Bu tutumuna bir örnek verelim: Ticaretle meşgul olan Münkız b. Amr adlı sahâbînin aklî dengesi bozulur ve dilinde bir tutukluk meydana gelir. Buna rağmen ticarî faaliyetlerini devam ettirir. Fakat sürekli aldanır. Hz. Peygamber'e gelerek durumunu anlatır. Hz. Peygamber onun ticaret yapmasını, çalışmasını yasaklama yerine kolaylaştırma yoluna gider; alışveriş yaparken, "aldatma yok" demesini ve satın aldığı malda üç gün muhayyerlik hakkına sahip olduğunu satıcıya söylemesini ister. Münkız Hz. Osman zamanında bile Hz. Peygamber'in kendisine tanıdığı bu hakkı satıcılara karşı kullanmıştır.[687]

Faydasız ve boş şeylerle meşgul olmamak ve boş durmamak Hz. Peygamber'in prensiplerinden biriydi. Onun çalışma hayatı ile ilgili olarak verilen bu bilgilerden, çalışkan bir insan örneği karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda onun dinlenmeye zaman ayırıp ayırmadığı akla takılabilir. Halbuki Hz Peygamber gerektiğinde dinlenmeye de zaman ayırmıştır. Hicretten hemen sonra, Medinelilerin daha önce kutladıkları iki bayramın yerine Ramazan ve Kurban bayramlarını koymuştur. Meşrû bayram şenliklerine, folklor gösterilerine ve düğünlerde kutlamalara izin vermiştir. Düğünlerde davetlilere ikramda bulunmuş; bunu tavsiye ve teşvik etmiştir. At ve deve yarışları tertiplemiştir.

Hz. Peygamber paranın piyasaya arzı konusu üzerinde durmuştur. O bu hususta şöyle buyurur: "Kim bir akar veya ev satıp da parasını onun benzeri bir şeye yatırmazsa, onun bereketini görmemeye müstehak olmuştur".[688] Ticareti teşvik etmiş, ticaret ortaklıkları kurmuştur. Ticareti teşvikle ilgili şu sözü çok meşhurdur: "Rızkın onda dokuzu ticarette, onda biri ise sürüdedir".[689] Bu sözüyle Hz. Peygamber ticaretin bir millet için ne derece önemli olduğunu dile getirmiştir. Bir devletin ekonomisinde iç ve dış ticaretin büyük önemi vardır. Hz. Peygamber ticareti teşvik etmek suretiyle, aynı zamanda medenî bir hayat tarzını da teşvik etmiştir. Çünkü ticaret, yerleşik bir hayat tarzının oluşmasına ve imar faaliyetlerinin gelişmesine vesile olmaktadır. Hz. Peygamber'in en yakın arkadaşları ticaretle uğraşıyorlardı. Sözgelimi dört halife birer tüccar idiler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber'in vefatından bir yıl önce ticaret amacıyla Busrâ'ya gitmişti.[690] Hz. Peygamber ticaretin yanında ziraati de teşvik etmiştir. Ağaç dikmeye teşvik ettiği hadisler, aynı zamanda ziraati teşvik olarak değerlendirilmelidir.

Hz. Peygamber her meslek erbâbı ile, mesleği üzerinde konuşur, ona mesleğine olan ilgisini ve sevgisini artırıcı hususları, mesleği ile ilgili uyulacak kuralları ve hükümleri söylerdi. Hz. Peygamber küçük sanatlara da önem vermiştir. Onun zamanında yaygın olan meslekler arasında manifaturacılık, attarlık, demircilik, tartıcılık, sarraflık, eczacılık, terzilik ve kuyumculuk sayılabilir.

Ekonomik Düzenlemeler

Hz. Peygamber'e ekonomik konularda da ayetler nâzil oluyor, birtakım hükümler konuyor, bazı câhiliye âdetleri yasaklanıp, bazıları da ıslaha tabi tutuluyordu. Hicretten sonra Medine'de mevcut pazarlarda ise genellikle müşrikler ve Yahudiler hâkimdi. Bunlar ticârî faaliyetlerinde kendi dinî anlayışlarına ve câhiliye âdetlerine göre hareket ediyorlardı. Hz. Peygamber, Medine'deki diğer pazarları gezip gördükten sonra buraların Müslümanların pazarı olamayacağını söyledi. İslâm'ın ekonomik konulardaki hükümlerini uygulayabilmek için Müslümanların kendi pazarlarını kurmalarına gerek duydu. Benî Sâide bölgesinde bulunan açık bir alanı pazar yeri olarak seçti ve bir pazar nizamnâmesi hazırladı. Bu pazarda esnafın sâbit mekanlar edinmesini yasakladı ve burada vergi alınmayacağını ilan etti. Tecrübeli bir tâcir olan Hz. Peygamber, vergi alınmadığı takdirde satıcıların yeni pazarı tercih edeceklerini biliyordu. Çünkü Yahudi kabilelerinden Benî Kaynukâ', kendi pazarlarını parselleyip ücret karşılığında kiraya vermişlerdi. Ayrıca pazar vergisi de alıyorlardı. Nitekim tüccar, Müslümanların kurduğu pazara rağbet göstermiş ve burası yeterli müşteri bulmuştur. Hz. Peygamber Medine pazarını kontrol için görevliler tayin etmiştir. Bunlardan biri Ömer b. Hattab, diğeri de Semrâ bint Nuheyk ismindeki bir hanım sahâbîdir. Saîd b. Saîd b. el-As'ı da Mekke çarşısını kontrol ile görevlendirdiği daha önce kaydedilmişti.

İslâm, ticâreti helal kılarken ve teşvik ederken, merhale merhale ribâyı yasaklamıştır. Alışverişi ve diğer borç türlerini ribâdan arındırmıştır. Bu konuda Mekke'de nâzil olan ayetlerde[691] bazı uyarılarda bulunmakla yetinilmiştir. Mekke ve Taif'te olduğu gibi faiz uygulaması Medine'de de yaygındı. Hz. Peygamber bilhassa Yahudilerin tefecilik yoluyla halkı ezdiğini görmüştü. Hicrî beşinci yıldan önce Âl-i İmrân Sûresinin 130. ayetiyle ribâ yasaklandı. Bu hususta en son nâzil olan Bakara Sûresinin 275-279. ayetleri ile de bu yasak pekiştirildi. Hz. Peygamber ülkenin dört tarafına gönderdiği talimatlara ribâ ile ilgili maddeler de koydu ve bu yasağın bütün Müslümanlar tarafından bilinip uygulanmasına özen gösterdi. Vedâ Hutbesi'nde ekonomik konulara değinmeyi de ihmal etmedi ve ribâ yasağını burada bir kez daha hatırlattı.

Hz. Peygamber Câhiliye toplumunda yaygın olan ve aldanmaya, haksızlığa ve sömürüye yol açan alışveriş türlerini yasaklamıştır. Satım akdini (bey') Kur'an-ı Kerim'in ilgili ayetleri istikametinde düzenlemiştir. Satılan malın seçiminde emrivâkiye yol açan, aldanma riski ve belirsizlik taşıyan davranış ve şekillerle yapılan satım akitlerini yasaklamıştır. Hadis literatüründe Hz. Peygamber'in bu konudaki uygulamalarını ve sözlerini içeren özel bölümler (büyû') mevcuttur.

Hz. Peygamber ticârî bir malı pahalanması gayesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmeyi (ihtikâr) yasaklamıştır. Çünkü bu, fiyatların sun'î bir şekilde yükselmesine ve normal piyasa seviyesinin üstüne çıkmasına yol açmaktadır. Özellikle temel ihtiyaç maddeleri sözkonusu olduğunda bu tutum toplumun zarar görmesine sebep olmakta ve uzun müddet devamı halinde toplumsal bunalımlara yol açmaktadır. Hz. Peygamber, malı çok pahalı satmak için bekleten kimseyi kötülemiştir.[692]

Hz. Peygamber, mallarını ucuza kapatmak maksadıyla köylüyü, üreticiyi ve ihracatçıyı şehir dışında karşılamayı yasaklamıştır.[693] O dönemde şehirli sermaye sahipleri piyasa fiyatlarından habersiz yabancı ticaret kervanlarını yolda karşılayarak, getirdikleri malları toptan ucuza kapatmak suretiyle stoklayıp yüksek fiyatla satarlardı. Üreticinin ve satıcının bazı uyanık sermayedarlar tarafından bu şekilde aldatılmasını önlemek maksadıyla Hz. Peygamber bunu yasaklamış ve bu yasağı uygulamak üzere görevliler tayin etmiştir. Şayet Hz. Peygamber bu önleme başvurmasaydı üretici emeğinin karşılığını alamaz ve üreticinin alınteri boşa gitmiş olurdu. Diğer yönden sermaye sahipleri haksız kazanç elde etmiş olurlardı.

Hz. Peygamber kâr sınırlamasına gitmemiş, fiyatların serbest rekabet piyasasında arz ve talep dengesine göre oluşması ilkesini benimsemiştir. Kâr'ın tabîî ve ahlâkî şartlara bağlı olarak ayarlanmasını öngörmüştür. Buna rağmen, bir kimse malını pazarın ve günün fiyatından fazlaya satarsa bu kişinin hile, aldatma yapmış olacağını bildirmiştir.

Hz. Peygamber hilenin haram, kötü ve yanlış bir davranış olduğunu, dünyada ve ahirette sorumluluğa neden olduğunu bildirmiştir. Bu meyanda "Bizi aldatan bizden değildir"[694] buyurmuştur. Alışverişlerde tüccara doğruluğu telkin etmiş, doğru davranan ticaret erbabının peygamberlerle, şehitlerle, sıddıklarla birlikte haşrolunacağını haber vermiştir.[695] Alışverişte kolaylık gösteren kimselere dua etmiştir.[696] Hz. Peygamber, gelir elde ederken başvurulmaması gereken usullerle, harcama yaparken dikkat edilmesi gereken prensipleri ana hatlarıyla açıklamıştır. Sözgelimi, gayr-ı meşrû kazanç yollarından hırsızlık, gasp, haksız ve bâtıl yollarla gelir sağlamayı yasaklamıştır. Helal olan ticarette de haksızlığı önlemek için ölçü ve tartıda hile yapılmamasını emretmiştir. Harcamalarda da orta yolun izlenmesini istemiş, israf ve cimriliği hoş görmemiştir.

Hz. Peygamber tüketicinin korunması için gerekli tedbirleri almıştır. Mesela bu amaçla kalite kontrolü üzerinde durmuştur. Çürük ve bozuk mal satmayı, kalitesiz malı kaliteli malla karıştırmayı yasaklamıştır. Islak mahsulü altta saklayan satıcıyı kınamıştır. Kusurlu malı, kusurunu söylemeden satmanın helal olmayacağını söylemiştir. Fiyat kızıştırmayı yasaklamıştır. Ölçü ve tartı konusunda denetim getirmiştir. Piyasada bulunan birbirinden farklı ölçek ve tartılar arasında birliğin sağlanması için standart belirlemiş ve "Tartı Mekke ehlinin tartısıdır, ölçek ise Medine ehlinin ölçeğidir" buyurmuştur.[697]

Hz. Peygamber'in işçi işveren ilişkilerine verdiği öneme gelince, o, İslâm öncesi Arap toplumunda yaygın olan ücretle iş yaptırma ve işçi çalıştırmaya toptan karşı çıkmamıştır. Ancak işçilere ağır iş yüklenmesi, ücretin geciktirilmesi, kaybolan malın haksız yere işçiye ödetilmesi gibi haksız uygulamaları yasaklamış, işçilere adaletli bir şekilde davranılmasını ve kardeş muamelesi yapılmasını emretmiş, bu prensipleri de hayatında uygulamıştır.[698] Bu hususla ilgili sözlerinden birisi şöyledir: "İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz".[699] Hz. Peygamber kıyamet gününde üç kişinin düşmanı olduğunu belirtmiş, bunlardan birisinin "İşçi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen kimse" olduğunu söylemiştir.[700]

Hz. Peygamber döneminde devletin başlıca gelirleri, ganimetin beşte biri (Humus), cizye ve zekat idi. Gayr-i müslimlerden savaş yoluyla elde edilen her türlü mal ve esirlere ganimet (çoğulu: ganâim) denir. Kur'an-ı Kerim'de ganimet anlamında "enfâl" de kullanılmıştır. Enfâl Sûresinin ilk ayetinde ganimetlerin Allah'a ve Resûlüne ait olduğu belirtilmiştir. Daha sonra savaş ganimetleriyle ilgili ayrıntılı hükümler içeren ayet[701] nâzil olmuştur. Bu ayete göre ganimetin beşte biri Allah'a, Resûlüne, onun akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Ganimetler, savaş esirleri, arazi ve menkul mallar olmak üzere üçe ayrılır. Savaş esirleri de gayr-i müslim erişkin erkekler, kadın ve çocuklar olmak üzere iki kısımda mütalaa edilir.

Müslümanların gayr-i müslimlerden savaş veya barış yoluyla elde ettiği topraklar hakkındaki uygulamalara gelince, Hz. Peygamber silahla elde edilen Benî Kurayza, Hayber ve Vâdilkurâ ganimetlerini Enfâl Sûresinin 41. ayetine göre beşte dördünü savaşçılara, beşte birini ayette zikredilen diğer sınıflara olmak üzere dağıtmış, ancak Hayber ve Vâdilkurâ arazisi Yahudilere yarıcılıkla işletmeye vermiştir. Benü'n-Nadîr ve Fedek arazileri barış yoluyla ele geçirildiğinden, Haşir Sûresinin 6-9. ayetlerinin hükmü uygulanarak Resûl-i Ekrem'e ait kabul edilmiş, O da elde edilen gelirleri Hâşimoğullarının fakirlerinin ihtiyaçları ve devletin savunma giderleri için harcamıştır. Hz. Peygamber'in akrabalarını teşkil eden Zilkurbâ, Benî Hâşim ve Beni'l-Muttalib mensuplarıdır. Hz. Peygamber zamanında bu zümrelere mensup kimselere humustan hisse ayrılmıştır. Allah'a ait hisse ve onun ayrılıp ayrılmayacağı konusu tartışmalıdır. Hz. Peygamber'in, Allah'a ait hisseyi Kâbe için ayırdığı rivayet edilmiştir. Bunun yanında, Allah'a ait hissenin hazineye ait olduğu da zikredildiği gibi, böyle bir hissenin sözkonusu olamayacağını söyleyenler de vardır. Hz. Peygamber'in vefatına kadar Allah ve Peygamber için iki hisse, Zilkurbâ için bir hisse ayrıldığı; diğer üç hissenin ise yetimler, miskinler ve yolculara verildiği kaydedilir.[702]

Cizye, İslâm devletindeki gayr-i müslim tebaadan alınan baş vergisidir. Âkıl, bâliğ, hür, maddi gücü yerinde ve sağlıklı olan gayr-i müslim erkeklerden alınırdı. Gözleri görmeyen, felçli, yaşlı, çalışmaktan aciz ve yoksul kimseler, bu konuda farklı görüşler olmakla beraber, cizye vermekle mükellef değildi. Cizye karşılığında zimmîlerin can, mal ve inanç hürriyetleri güvence altına alınırdı. Hz. Peygamber, antlaşma yaptığı zimmîlere bu hakları taahhüt etmiştir. Bu uygulama Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. 9/630 yılındaki Tebük seferi esnasında nâzil olan Tevbe Sûresinini 29. ayet-i kerîmesinde, ehli kitap, eğer İslâmiyeti kabul etmezlerse, cizye ödemeleri, bunu reddederlerse kendileriyle savaşılması emredilmektedir. Cizye ayetinin inmesiyle Hz. Peygamber aynı yıl Eyle, Ezruh, Cerbâ ve Dûmetülcendel; ertesi yıl Necran, Yemen, Bahreyn, Maknâ, Teymâ ve Hecer'deki gayri müslimlerle cizye ödemeleri şartıyla antlaşmalar yapmıştır. Bunlardan Eyle, Ezruh, Dûmetülcendel ve Necran halkı hristiyan; Teymâ ve Maknâ halkları Yahudi; Bahreyn, Hecer ve Yemen ahalisi de kısmen Yahudi ve hristiyan, kısmen de mecusilerden oluşuyordu. Cizyenin miktarı, zaman ve alındığı bölgeye göre faklılık arzetmektedir. Fert başına veya müşterek olarak alınabilirdi. Hz. Peygamber, Bahreyn ve Yemen halkı ile mükellef başına yılda 1 dinar veya buna denk Yemen elbisesi karşılığında antlaşma yapmıştır. Eyle halkı ile toplu olarak yıllık 300 dinar, Cerbâ ve Ezruh halkı ile 100 dinar cizye ödemeleri şartıyla barış yapmıştır. Bu dönemde Eyle’nin 300, Ezruh ve Cerbâ'nın ise 100'er kişilik cizye mükellefinin bulunduğu bilinmektedir. Bundan anlaşıldığına göre bu bölgelerden, mükellef başına yıllık birer dinar cizye alınmıştır. 10/631 yılında Necran halkıyla yapılan antlaşmada iki taksitte vermeleri şartıyla cizye olarak 2000 elbise alınması kararlaştırılmıştır. Cizye, Hz. Peygamber zamanında ya doğrudan mükelleflerden, veya gayri müslim kabile başkanlarının, yahut da ileri gelenlerin aracılığıyla toplanırdı. Bu dönemde özel cizye memurlarının bulunmadığı, zekât toplayan âmillerin gayr-i müslimlerden cizyeyi de topladıkları görülmektedir. Kur'an-ı Kerim'de zekât ile ganimetin harcanacağı yerlerin açıkça zikredilmesine karşılık, cizyenin dağıtılacağı yerler hakkında açık hükümler yer almamıştır. Kur'an-ı Kerim'de cizyenin mahiyeti ve uygulanışı hakkında da detaylı hükümler mevcut değildir. Dolayısıyla cizyenin zekattaki gibi belirli yerlere harcanma zorunluluğu yoktur. Kamu yararına uygun olarak, ihtiyaç duyulan yerlere harcanabilir.[703]

Devletin gelirleri arasında yer alan zekât, bilindiği üzere farz bir ibadettir ve Müslümanların mallarından alınır. Altın, gümüş ve nakit paralar nisab miktarına ulaştığında kırkta biri zekat olarak verilir. Hayvanların zekatı ise cinsine ve miktarına göre değişmektedir. Ayrıntılı bilgiler geniş bir şekilde ilmihal kitaplarında yer almıştır. Arazi vergilerinden alınan zekâta ise öşür denilir. Öşür, yağmur suyu ile sulanan topraklardan yüzde on, emek sonucu sulanan topraklardan ise yüzde beş nisbetinde alınır. Zekât Hicretin ikinci yılında farz kılınmasından itibaren Hz. Peygamber tarafından toplanmış ve gerekli yerlere dağıtılmıştır. İlk yıllarda zengin Müslümanlar zekatlarını bizzat getirip Hz. Peygamber'e teslim ediyorlardı. Ancak İslâmiyet Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerine yayılınca Hz. Peygamber zekatları toplamak için memurlar tayin etmiştir. Zekâtın verileceği ve harcanacağı yerler Tevbe Sûresinin 60. âyetinde açıklanmıştır. Bunlar, yoksullar, düşkünler, zekât toplayan memurlar, gönülleri İslâm'a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb), köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolcular olmak üzere sekiz gruptur.

____________________________

[675] Buhârî, VI, 190; İbn Mâce, II, 724.

[676] Buhârî, II, 9.

[677] Buhârî, III, 224.

[678] İbn Mâce, II, 724.

[679] İbn Mâce, II, 723.

[680] Buhârî, III, 9.

[681] İbn Hişâm, I, 496.

[682] Vâkıdî, II,446, 453.

[683] İbn Sa'd, 367.

[684] İbn Sa'd, I, 142.

[685] İbn Mâce, II, 740-741; Kettânî, II, 285.

[686] İbn Hacer, el-İsâbe, II, 27.

[687] İbn Hacer, el-İsâbe, II, 302-303.

[688] İbn Mâce, II, 832.

[689] Münâvî, Feyzülkadîr, III, 244-245.

[690] İbn Hanbel, VI, 316.

[691] Rûm Sûresi 39.

[692] İbn Mâce, II, 728-729

[693] Buhârî, III, 27.

[694] Müslim, I, 99.

[695] Tirmizî, III, 514-516.

[696] Buhârî, III, 9.

[697] Neseî, VII, 284; Ali Bardakoğlu, "Bey'", DİA, VI, 13-19.

[698] Ali Bardakoğlu, "İslam Hukukunda İşçi İşveren Münasebeti", İslam'de Emek ve İşçi İşveren Münasebetleri, İstanbul 1986, s. 179; Kur'an ve Sünnette işçi-işveren ilişkileri ve değerlendirmesi için bk. a.g.e., s. 177-188; Hüseyin Atay, İslam'da İşçi-İşveren İlişkileri, Ankara 1979.

[699] İbn Mâce, II, 817.

[700] Buhârî, III, 41.

[701] Enfâl Sûresi 41.

[702] Hz. Peygamber'in ganimetlerle ilgili uygulamaları hakkında geniş bilgi için bk. Ebû Yûsuf, Kitâbü'l-Harâc, çev. Ali Özek, İstanbul 1973, s. 48 vd.; Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, çev. Ali Şafak, İstanbul 1976, s. 145-158; Mehmet Erkal, "Ganimet", DİA, XIII, 351-354.

[703] Mâverdî, s. 159-163; Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, İstanbul 1989, s. 109-164; Mehmet Erkal, "Cizye", DİA, VIII, 42-45.